MERHABALAR HERKESE!
BLOGUMU TAŞIMAK ZORUNDA KALDIM.
BUYRUN BURDAN GİRİN >> http://cokgezdim.blogspot.com/
MERHABALAR HERKESE!
BLOGUMU TAŞIMAK ZORUNDA KALDIM.
BUYRUN BURDAN GİRİN >> http://cokgezdim.blogspot.com/
→ yorum bırakKategoriler: Uncategorized
Avrupa manyağı biri değilim. Hatta, kendi kültürümü savunmak ve başkalarına anlatabilmek için bi’ taraflarımı yırtarım. Ama şu an öldürdüğüm yiğidin hakkını vereceğim; Avrupa sahip olduğu değerlere çok daha fazla önem gösteriyor. Böylece ilerleyen yıllarda kendi kültürlerini tanıtacak daha fazla enstrumanları olacak. Bizim?
Neyse, demogojiyi geçiyorum ve Belçika’daki ilk günümden bahsetmeye başlıyorum:) Şimdiden söyleyeyim, paranızı birazcık tasarruflu harcayın. Burası biraz pahalı.
Brüksel’e Almanya üzerinden trenle geçtik. Geçtiğimiz yılın ilk baharıydı. Hava gayet güzeldi. Al Türkiye iklimini, vur Belçika’a. Ama siz yine de hazırlıklı olun. Sonra beddua etmeyin arkamdan:) Kalın bi2 şeyler alın yanınıza.
Her zamanki gibi, trenden iner inmez hem dinlenmek için, hem de kalacağımız yeri belirlemek için bir kafe bulduk. Sam Amca’nın Yeri gibi bir şey. Giderseniz görmemek gibi bir şansınız yok zaten. İstasyonda fazla seçeneğiniz olmayacak. Hostelimizi belirlerken tek kriterimiz paraydı. Geceliği 33 lira gibi bi paraya denk gelen hostel bulduk. Adı “Sleep Well”
Gayet güzel, gayet şirin. E, zaten amacımız da eşekler gibi uyumak olmadığı için azami insani şartları sağlıyor olması bizim için yeterliydi. Sitesine girin, her şeyi bulacaksınız; fiyatlar, fotolar vs.

Hostel Türklerin bulunduğu Saint Josse’ye de yakın bir yer. Diğer ülkelerde olduğu gibi Türklere burada da bir yer gösterilmiş ve Türkler oraya yerleşmiş. Daha doğrusu bastırılmışlar diyelim. Allahım, milliyetçi ruhum kabarmış benim Brüksel’de.
Akşam yemeği nerede yenir: Sokakta! Kesinlikle sokakta yiyin. Orada da büfeler var ve bizim büfelerimizin kalitesine ulaşmışlar:) İstediğiniz eti tercih edebilirsiniz, benim gibi domuz eti yemezseniz, seçebeileceğiniz daha bir ton yiyecek bulabiliryorsunuz. Patates kızartması, kumpirimsi bi şeyler, soğuk sandviçler, sıcak sandviçler….
Peki, akşam n’apılır: Biz daha Almanya’dayken planımızı yapmıştık. 3 gün boyunca 30 DJ’in çalacağı elektronik müzik festivaline katıldık. Gerçekten harikaydı. Canımız sıkılınca çıkıp gezdik, canımız sıkılınca festivale gittik. Ayakta duramayacak hale geldiğimizde de hostelimize döndük. Festival programı akşam sekizde başlıyor, sabah 6′da bitiyor. Her sene 20-22 Mart’ta var bu festival. Plan yapacaksanız buna göre yapmanızı tavsiye ederim. Güzel Sanatlar merkezi dedikleri yerde yapılıyor. (Centre of Fine Arts)
Ulaşım: Çok paranız yoksa bisiklet kiralayın, yoksa bineceğiniz her otobüs için 3-4 lira vermek zorunda kalırsınız. Ben hostele sordum ve merkeze yakın bir yerden bisiklet kiraladım.
Tarihi mekanlardan ve festivalden görüntülerle karşınızda olacağım.
*Dip not: telefonunuz avea ise ve kamu tarifesi kullanıyorsanız, hemen iptal edin ya da belçika hattı alın. çünkü ücretsiz konuşma özelliğiniz yurt dışında geçerli değil:) Aman diyim!
→ yorum bırakKategoriler: Brüksel
Bu sefer gittiğim bir yerden bahsetmektense, gittiğim ülkedeki tek bir yerden bahsedeceğim. Yoksa kendimi affetmem:)
Viyana’ya gittiğimde, Belçika’ya geçip Brüksel’e de uğramıştım. Sadece bu müzik enstrumanları müzesini görebilmek için.
MIM: Musical Instruments Museum
Tarihten günümüze, doğudan batıya sürekli gelişme göstermiş müziğin tüm ayrıntılarını burada görmek mümkün. Üç katlı bir hazine. İncelediğiniz her enstrumanda, okuduğunuz her bilgide müziğin neden evrensel olduğunu anlıyorsunuz. Bizim arkadaşların dokunma merakını giderebildiği bazı deneme enstrumanları da mevcuttu.

Katları gezerken çok güzel neyler görebilirsiniz, bağlamai ud ve tanıdık gelen birçok enstruman görebilirsiniz. Bunların alt bilgilerini okuduğunuz zaman Flamenko gitarın atasının Ud olduğunu çıkarabilrsiniz. Fakat kullanımı kültürel yapıya ve ritme göre değişmiş ve son halini almış.

Bence müzikle ilgilenen herkesin ölmeden önce görmesi gerekn yerler listesine alması gereken bir yer burası. Gidin, görün.
İnsanoğlu Şaman ayinlerinden bugüne, kullandığı her enstrumanda insan sesini süslemek için çeşitli uğraşlar göstermişler. Ama amaçları hiçbir zaman insan sesini yakalamak olmamış. Amaçları sadece insan sesini süslemek olmuş.
*Brüksel günlerimden bahsetmeden geçmeyeceğim tabii ki:)
→ yorum bırakKategoriler: Brüksel
N’aptınız? Tepindiniz değil mi sabaha kadar! Cık cık cık…
Şimdi ben size güzel bi yer söyleyeyim, gidin orada azcık ayılın, kendinize gelin.
Gittiğimiz yerde bütün gün oturabilirdim. Ama bizim kurtlular rahat duramadı, oturmaya mı gelmiş mişiz? Eğer sevgilinizle gittiyseniz bu doğu avrupa diyarına ya da orada sevgili yaptıysanız; gidin bu kafeye akşama kadar oturun. Kah muhabbet edin, kah iletişimi kesin kitap okuyun… Dışarıda kar yağıyor, içerisi sıcacık. Letonya radyosu çalıyor inceden, DJ’in ne dediğini anlamıyorum bile ama yine de güzel. Hee, kafenin adını sanını vermeyi unuttum ya:) Riga Black Magic. Tıklayınca harita üzerinden yol tarifi çıkacak. Adresi “Kalku 10″ galiba. Öyle hatırlıyorum. Keklerinden yemeği sakın ama sakın ihmal etmeyin.

Ben peş peşe iki akşam tepinmekten hoşlanmıyorum. Siz de tepinmeyin, zaten fazla zamanım yok. Olanını da sırf tepinmekle harcıyamam.
Neyse, biz çıktık bu güzelim yerden. Hava soğuk. Teyzelerle, amcalarla beraber emekli gezisi yapıyoruz. Müze, kale, saray… (Bi’ gün bu yaşlı amcalardan birisi gözümün önünde can verecek, ondan korkuyorum.)
Eski kent denen yere geldik. Tarihi yerleri pek iyi bilmediğimiz için bize bi rehber lazım. Ama rehbere para vermek içimizden gelmiyor. Durum böyle olunca, bi rehberin peşinden ördek yavruları gibi yürüyen yaşlı bi kafile gördük. Arada azcık bir mesafe bırakarak, çaktırmadan onları takip ettik. Rehber de o kadar yüksek sesle konuşuyor ki, duymak için ekstra bi çaba sarf etmeye gerek kalmıyor. Bu da benden size tiyo olsun:)
Black Magic’ten çıkmamızın bi tek güzelliği oldu. Akşama gideceğimiz yeri bulduk. Yüz yıllık ağaçlardan yapılmış, İsveç masalarıyla donatılmış birahane:) Çok güzel yerel yemek menüleri de var. Etraftaki LCD televizyonlardan Hokey maçı bile izleyebiliyorsunuz. Mekanın adı LIDO. Adres de bu: Krasta iela 76. Buradaki en tuhaf şey, avea’nın reklam karakterlerine benzer kuklaların tavanlardan asılıyor olmasıydı:) Acaba onlar mı bizden gördü, biz mi onlardan gördük. South Park’a falan benzemiyordu, direk avea’nınkilerle aynıydı. Bilemedim valla.

İşte, gecenin bi vaktine kadar buradaydık. Bi’ ara bovling oynamaya gidelim diye fikir atıldı havaya ama havada asılı kaldı. Sakin sakin hokey maçımızı izledik. Sonra hostelimize gittik.
→ yorum bırakKategoriler: Riga
Litvanya’ya giderseniz, Riga’ya uğramadan geri dönemeyin. Zaten araları 2 saat falan. Riga, Letonya’nın başkenti. Avrupa’nın önemli kültür, sanat, eğitim ve finans merkezlerinden birisi. Doğu Avrupa’nın da en önemli şehri. Oldukça eski bir tarihi var; 1200′lere dayanıyor. 1600′den sonra sırasıyla Polonya, İsveç ve Rusya egemenliğine girmiş olsa da şimdilerde serbest, özgür, divane
Bu bilgileri oraya gitmeden sağdan soldan okuyorum. Yoksa, ziyaret ettiğim ülkelerin tarihiyle pek ilgilenmiyorum. Zaten gidince gezilen turistik yerlerden çıkarıyorsun her şeyi. Yok şu katliam anıtı, yok bu kralın yazlığı derken tarihle dolup taşıyorsun.
Kısa bir girişten sonra kendi macerama geçiyorum.
Yine şirin mi şirin bi hostel bulduk. Eğer turist sezonunda bir yere gitmiyorsanız, kalacak yer için önceden rezervasyon yaptırmanıza gerek yok. Yanınızda laptopunuz varsa, bi yerde yorgunluk kahvenizi içerken kalacak yer bulabilirsiniz. AMa siz benim bu tavsiyeme uyun:) Hostelin adı Riga Hostel. Kahvaltı ve gün boyu çay-kahve onlardan. Yani beleş. Her oda da internet var. Daha ne olsun. Hemen yanında da gece kulübü var. Bu durumda korkusuzca dağıtabiliyorsunuz. Ama erken uyurum ben derseniz bu hostelde kalmayın. Gece 12-1′e kadar yatakta dans edebilirsiniz. He, fiyatı da ben gittiğimde 10 yuroydu. Bizdeki hostellerden daha ucuz.
Çantaları atar atmaz dışarı çıktık. Biraz keşif, biraz ziyaret derken akşamı ettik. Buradaki tarihi binalar da Adolf Amca’nın ve Ruslar’ın gazabına uğramış. Kiliselerini ziyaret nedin; St. Johns’tan başlayabilirsiniz. Yahu, burada da dilenciler var. Demek turizmi fırsata dönüştüren sadece bizimkiler değil. Ama buradakiler işlerini biraz değişik ifşa ediyor. Dizlerinin üzerine çöküp, yere secde eder pozisyonda duruyorlar. Önlerinde bir para kutusu. Onlar secde halinde oldukları için kimin, ne kadar para attığını görmüyor. Yanımızdaki bi arkadaşın dediğine göre bu hareketleriyle para verenin karşısında bi teşekkür gösterisiymiş bu. İlginç! Gidip adamın koluna asılmak, eteğine yapışmak varken…

Bu Doğu Avrupa ülkeleri biraz soğuk. E, haliyle tüm eğlencelerini kapalı alanlarda gerçekleştiriyorlar. Kapalı mekanlarda da sigara içmek yasak. Allahım ya, alkol ve sigara birbirinden ayrılır mı? Ayrılmaz. O zaman ikisini bir arada bulana kadar aramak lazım. Biz öyle yaptık:) İyi de yapmışız. Chill out parti veren bi gece kulübü bulduk. Chill out olur da, ortalık dumansız olur mu? Olmaz! Bana hak veriyorsanız http://www.nautilus.lv ‘u tavsiye ederim.
Bu tip yerlerde bazen mekana yabancılaşıyorum. Yahu, sabaha kadar hoplayıp, zıplıyorsun; bağıra bağıra konuşuyorsun, sonra sabah kalkınca of anam! Ne gerek var o zaman, deli miyim ben? Hem bizimkisi dans etmek de değil. Anlamsızca hareketler bütünü. Ama dayanamıyorsun işte, içeri girince bi süre sonra girdabın içindesin. Deliler gibi:)
Buralara gidin şimdilik. Kalacak yeriniz var, karnınız tok, sırtınız pek. Sabah başınız ağrıyarak kalkacaksınız zaten. İşte o zaman size, kahve içilecek sakin yerler göstereceğim.
→ yorum bırakKategoriler: Riga
Etiketlendi: church, hostel, letonya, night club, Riga
Varşova’dan çokça bahsetmiş gibi oldum galiba
Zaten, şimdilik bu son yazım olacak. Daha sonra hostelde kiraladığımız bisikletlerden ve über maceralarımızdan bahsedeceğim. Belki hemen bahsetmemi istersiniz. İster misiniz? (Yol yapma çabaları)
Bugün, klasik turist modunda önemli yerleri, müzeleri, parkları falan geziyoruz. Lazienki Park’tan başlayalım. Burası Kral Stanislaw’ın isteğiyle 1790 yılında Kamsatzer’e yaptırılmış. Kral beyefendi burayı yazlık olarak kullanıyormuş. Çoluk çocuk toplanıp, yazları buraya geliyorlarmış.

Ayrıca, parkın içinde önemli besteci F. Chopin’in heykeli var. Gidip baktım. Heykellere böyle boş boş bakmak nasıl bir şeydir ya. Ben anlamıyorum Gothic, Bohem falan. Madem adam besteci, madem dijital çağdayız, yanına bestelerinden dinleyebileceğimiz bi alet koy değil mi? Çok bilirim ben:)

Yanınıza kahvaltılıklarınızı getirdiyseniz, atın sofra bezini yere. Bu parkta yapın kahvaltınızı, şaka yapmıyorum:) Buradaki misyonumuzu tamamladıktan sonra yol alıyoruz Castle Square doğru. Yol üstünde Soviet War anıtı var. İkinci dünya savaşında Nazilere karşı savaşan Sovyet askerlerinin anıtı. Ancak, bu anıt Polonyalılar tarafından pek sevilmiyor. Çünkü Ruslar artık bu bölgelerde sevilen bir millet değil. Fotoğrafını koymayacağım bu anıtın.
Sıra Royal Castle’da. Kraliyet sarayı gibi bir şey. Gayet şaşalı ve görkemli. 17. yüzyılda inşa edilmiş, 300 odası var. Kralın yatağını gördük, çok küçük. Kral nasıl yatar yahu dedik, bizimkilerin sadece kavuğu sığar bu yatağa dedik. Adamlar böyle yataklarda yatıyormuş. Neyse, kale ikinci dünya savaşında Naziler tarafından hasar görmüş. 1984 yılında onarılmış. kalenin havası o kadar mistik ki o yüzyıllara geri dönüyorsunuz.
Ben çok yoruldum ve tam zamanında Kale Meydanına geldik. Burası gerçekten dinlenip, nefeslenmek için süper bir yer. Oturun bi kafeye, sessiz sessiz kahvenizi içerken etrafınızı gözlemleyin. Çok ilginç şeyler göreceksiniz. Puzzle dünyası gibi.

Son olarak Nazilerden kalmış bir toplama kampını ziyaret etmenizi öneririm. Katliamın soğukluğunu kırık dökük yataklarda, virane odalarda hissedebilirisiniz. Bunu kesinlikle görmelisiniz.
Hadi ben kaçar. Her yeri gezeceğim diye kendinize yazık etmeyin.
Yarına başka bi ülkenin şehrinden dem vuracağım.
→ yorum bırakKategoriler: Varşova
Etiketlendi: anıt, lazienki park, royal castle, soviet war monument, Varşova, warsaw