BLOGUMU TAŞIDIM

MERHABALAR HERKESE!

BLOGUMU TAŞIMAK ZORUNDA KALDIM.

BUYRUN BURDAN GİRİN >> http://cokgezdim.blogspot.com/

Vilnius – 04 (Air Gitar)

Arkadaşlar neden hep yurt dışını anlatıyorsun, ara sıra Türkiye’de gittiğin yerleri de yaz, anlat diyor. Onları da sırası geldiğinde anlatacağım. Böyle bir anektod düşeyim dedim.

Ben yine kısa bi yurt dışı anımı anlatmak istiyorum.

Gezdiğim yerleri özlemeye başlayınca çok hassaslaşıyorum. Görüdüğüm herhangi bir şey bana oraları hatırlatabiliyor. Geçen gün nette Samsung’un bi yarışmasını gördüm. Zaten hassasım, böyle bir şeyi görünce de Litvanya’daki en çılgın günüme gitmemek imkansız. (Bu yarışmayı düşünen tüm samsung çalışanlarını teker teker öpmek istiyorum.)

airgitar

Başkent Vilnius’a ikinci sefer gittiğimde Tamsta barda bir yarışmaya katıldım. (Tamsta eğlenmek için güzel bir yerdir.)
Hayali gitar çalıyorsun, en güzel çalan o akşam içkileri beleşe getiriyor. Güzel değil mi?!
En güzel çalan ben değildim ama turist olduğumdan mıdır nedir, en çok alkışı ben almıştım:) Böyle de güzel insanlar var işte.
Mayıs ayında giderseniz siz de deneyin.İçkileri bedavaya getirin, hatta eğlencenin dibine vurun.

Brüksel – 01

Avrupa manyağı biri değilim. Hatta, kendi kültürümü savunmak ve başkalarına anlatabilmek için bi’ taraflarımı yırtarım. Ama şu an öldürdüğüm yiğidin hakkını vereceğim; Avrupa sahip olduğu değerlere çok daha fazla önem gösteriyor. Böylece ilerleyen yıllarda kendi kültürlerini tanıtacak daha fazla enstrumanları olacak. Bizim?

Neyse, demogojiyi geçiyorum ve Belçika’daki ilk günümden bahsetmeye başlıyorum:) Şimdiden söyleyeyim, paranızı birazcık tasarruflu harcayın. Burası biraz pahalı.

Brüksel’e Almanya üzerinden trenle geçtik. Geçtiğimiz yılın ilk baharıydı. Hava gayet güzeldi. Al Türkiye iklimini, vur Belçika’a. Ama siz yine de hazırlıklı olun. Sonra beddua etmeyin arkamdan:) Kalın bi2 şeyler alın yanınıza.

Her zamanki gibi, trenden iner inmez hem dinlenmek için, hem de kalacağımız yeri belirlemek için bir kafe bulduk. Sam Amca’nın Yeri gibi bir şey. Giderseniz görmemek gibi bir şansınız yok zaten. İstasyonda fazla seçeneğiniz olmayacak. Hostelimizi belirlerken tek kriterimiz paraydı. Geceliği 33 lira gibi bi paraya denk gelen hostel bulduk. Adı “Sleep Well:) Gayet güzel, gayet şirin. E, zaten amacımız da eşekler gibi uyumak olmadığı için azami insani şartları sağlıyor olması bizim için yeterliydi. Sitesine girin, her şeyi bulacaksınız; fiyatlar, fotolar vs.

hostelimiz

 Hostel Türklerin bulunduğu Saint Josse’ye de yakın bir yer. Diğer ülkelerde olduğu gibi Türklere burada da bir yer gösterilmiş ve Türkler oraya yerleşmiş. Daha doğrusu bastırılmışlar diyelim. Allahım, milliyetçi ruhum kabarmış benim Brüksel’de.

Akşam yemeği nerede yenir:  Sokakta! Kesinlikle sokakta yiyin. Orada da büfeler var ve bizim büfelerimizin kalitesine ulaşmışlar:) İstediğiniz eti tercih edebilirsiniz, benim gibi domuz eti yemezseniz, seçebeileceğiniz daha bir ton yiyecek bulabiliryorsunuz. Patates kızartması, kumpirimsi bi şeyler, soğuk sandviçler, sıcak sandviçler….

Peki, akşam n’apılır: Biz daha Almanya’dayken planımızı yapmıştık. 3 gün boyunca 30 DJ’in çalacağı elektronik müzik festivaline katıldık. Gerçekten harikaydı. Canımız sıkılınca çıkıp gezdik, canımız sıkılınca festivale gittik. Ayakta duramayacak hale geldiğimizde de hostelimize döndük. Festival programı akşam sekizde başlıyor, sabah 6′da bitiyor. Her sene 20-22 Mart’ta var bu festival. Plan yapacaksanız buna göre yapmanızı tavsiye ederim. Güzel Sanatlar merkezi dedikleri yerde yapılıyor. (Centre of Fine Arts)

Ulaşım: Çok paranız yoksa bisiklet kiralayın, yoksa bineceğiniz her otobüs için 3-4 lira vermek zorunda kalırsınız. Ben hostele sordum ve merkeze yakın bir yerden bisiklet kiraladım.

Tarihi mekanlardan ve festivalden görüntülerle karşınızda olacağım.

*Dip not: telefonunuz avea ise ve kamu tarifesi kullanıyorsanız, hemen iptal edin ya da belçika hattı alın. çünkü ücretsiz konuşma özelliğiniz yurt dışında geçerli değil:) Aman diyim!

Belçika – Müzik Enstrumanları Müzesi

Bu sefer gittiğim bir yerden bahsetmektense, gittiğim ülkedeki tek bir yerden bahsedeceğim. Yoksa kendimi affetmem:)

Viyana’ya gittiğimde, Belçika’ya geçip Brüksel’e de uğramıştım. Sadece bu müzik enstrumanları müzesini görebilmek için.

MIM: Musical Instruments Museum

Tarihten günümüze, doğudan batıya sürekli gelişme göstermiş müziğin tüm ayrıntılarını burada görmek mümkün. Üç katlı bir hazine. İncelediğiniz her enstrumanda, okuduğunuz her bilgide müziğin neden evrensel olduğunu anlıyorsunuz. Bizim arkadaşların dokunma merakını giderebildiği bazı deneme enstrumanları da mevcuttu.

muzik

Katları gezerken çok güzel neyler görebilirsiniz, bağlamai ud ve tanıdık gelen birçok enstruman görebilirsiniz. Bunların alt bilgilerini okuduğunuz zaman Flamenko gitarın atasının Ud olduğunu çıkarabilrsiniz. Fakat kullanımı kültürel yapıya ve ritme göre değişmiş ve son halini almış.

muzik02

Bence müzikle ilgilenen herkesin ölmeden önce görmesi gerekn yerler listesine alması gereken bir yer burası. Gidin, görün.

İnsanoğlu Şaman ayinlerinden bugüne, kullandığı her enstrumanda insan sesini süslemek için çeşitli uğraşlar göstermişler. Ama amaçları hiçbir zaman insan sesini yakalamak olmamış. Amaçları sadece insan sesini süslemek olmuş.

*Brüksel günlerimden bahsetmeden geçmeyeceğim tabii ki:)

Riga – 02

N’aptınız? Tepindiniz değil mi sabaha kadar! Cık cık cık…

Şimdi ben size güzel bi yer söyleyeyim, gidin orada azcık ayılın, kendinize gelin.

Gittiğimiz yerde bütün gün oturabilirdim. Ama bizim kurtlular rahat duramadı, oturmaya mı gelmiş mişiz? Eğer sevgilinizle gittiyseniz bu doğu avrupa diyarına ya da orada sevgili yaptıysanız; gidin bu kafeye akşama kadar oturun. Kah muhabbet edin, kah iletişimi kesin kitap okuyun… Dışarıda kar yağıyor, içerisi sıcacık. Letonya radyosu çalıyor inceden, DJ’in ne dediğini anlamıyorum bile ama yine de güzel. Hee, kafenin adını sanını vermeyi unuttum ya:) Riga Black Magic. Tıklayınca harita üzerinden yol tarifi çıkacak. Adresi “Kalku 10″ galiba. Öyle hatırlıyorum. Keklerinden yemeği sakın ama sakın ihmal etmeyin.

blackmagic

Ben peş peşe iki akşam tepinmekten hoşlanmıyorum. Siz de tepinmeyin, zaten fazla zamanım yok. Olanını da sırf tepinmekle harcıyamam.

Neyse, biz çıktık bu güzelim yerden. Hava soğuk. Teyzelerle, amcalarla beraber emekli gezisi yapıyoruz. Müze, kale, saray… (Bi’ gün bu yaşlı amcalardan birisi gözümün önünde can verecek, ondan korkuyorum.)

Eski kent denen yere geldik. Tarihi yerleri pek iyi bilmediğimiz için bize bi rehber lazım. Ama rehbere para vermek içimizden gelmiyor. Durum böyle olunca, bi rehberin peşinden ördek yavruları gibi yürüyen yaşlı bi kafile gördük. Arada azcık bir mesafe bırakarak, çaktırmadan onları takip ettik. Rehber de o kadar yüksek sesle konuşuyor ki, duymak için ekstra bi çaba sarf etmeye gerek kalmıyor. Bu da benden size tiyo olsun:)

Black Magic’ten çıkmamızın bi tek güzelliği oldu. Akşama gideceğimiz yeri bulduk. Yüz yıllık ağaçlardan yapılmış, İsveç masalarıyla donatılmış birahane:) Çok güzel yerel yemek menüleri de var. Etraftaki LCD televizyonlardan Hokey maçı bile izleyebiliyorsunuz. Mekanın adı LIDO. Adres de bu: Krasta iela 76. Buradaki en tuhaf şey, avea’nın reklam karakterlerine benzer kuklaların tavanlardan asılıyor olmasıydı:) Acaba onlar mı bizden gördü, biz mi onlardan gördük. South Park’a falan benzemiyordu, direk avea’nınkilerle aynıydı. Bilemedim valla.

lido

İşte, gecenin bi vaktine kadar buradaydık. Bi’ ara bovling oynamaya gidelim diye fikir atıldı havaya ama havada asılı kaldı. Sakin sakin hokey maçımızı izledik. Sonra hostelimize gittik.

Riga – 01

Litvanya’ya giderseniz, Riga’ya uğramadan geri dönemeyin. Zaten araları 2 saat falan. Riga, Letonya’nın başkenti. Avrupa’nın önemli kültür, sanat, eğitim ve finans merkezlerinden birisi. Doğu Avrupa’nın da en önemli şehri. Oldukça eski bir tarihi var; 1200′lere dayanıyor. 1600′den sonra sırasıyla Polonya, İsveç ve Rusya egemenliğine girmiş olsa da şimdilerde serbest, özgür, divane :) Bu bilgileri oraya gitmeden sağdan soldan okuyorum. Yoksa, ziyaret ettiğim ülkelerin tarihiyle pek ilgilenmiyorum. Zaten gidince gezilen turistik yerlerden çıkarıyorsun her şeyi. Yok şu katliam anıtı, yok bu kralın yazlığı derken tarihle dolup taşıyorsun.

Kısa bir girişten sonra kendi macerama geçiyorum.

Yine şirin mi şirin bi hostel bulduk. Eğer turist sezonunda bir yere gitmiyorsanız, kalacak yer için önceden rezervasyon yaptırmanıza gerek yok. Yanınızda laptopunuz varsa, bi yerde yorgunluk kahvenizi içerken kalacak yer bulabilirsiniz. AMa siz benim bu tavsiyeme uyun:) Hostelin adı Riga Hostel. Kahvaltı ve gün boyu çay-kahve onlardan. Yani beleş. Her oda da internet var. Daha ne olsun. Hemen yanında da gece kulübü var. Bu durumda korkusuzca dağıtabiliyorsunuz. Ama erken uyurum ben derseniz bu hostelde kalmayın. Gece 12-1′e kadar yatakta dans edebilirsiniz. He, fiyatı da ben gittiğimde 10 yuroydu. Bizdeki hostellerden daha ucuz.

Çantaları atar atmaz dışarı çıktık. Biraz keşif, biraz ziyaret derken akşamı ettik. Buradaki tarihi binalar da Adolf Amca’nın ve Ruslar’ın gazabına uğramış. Kiliselerini ziyaret nedin; St. Johns’tan başlayabilirsiniz. Yahu, burada da dilenciler var. Demek turizmi fırsata dönüştüren sadece bizimkiler değil. Ama buradakiler işlerini biraz değişik ifşa ediyor. Dizlerinin üzerine çöküp, yere secde eder pozisyonda duruyorlar. Önlerinde bir para kutusu. Onlar secde halinde oldukları için kimin, ne kadar para attığını görmüyor. Yanımızdaki bi arkadaşın dediğine göre bu hareketleriyle para verenin karşısında bi teşekkür gösterisiymiş bu. İlginç! Gidip adamın koluna asılmak, eteğine yapışmak varken…

stjohns

Bu Doğu Avrupa ülkeleri biraz soğuk. E, haliyle tüm eğlencelerini kapalı alanlarda gerçekleştiriyorlar. Kapalı mekanlarda da sigara içmek yasak. Allahım ya, alkol ve sigara birbirinden ayrılır mı? Ayrılmaz. O zaman ikisini bir arada bulana kadar aramak lazım. Biz öyle yaptık:) İyi de yapmışız. Chill out parti veren bi gece kulübü bulduk. Chill out olur da, ortalık dumansız olur mu? Olmaz! Bana hak veriyorsanız http://www.nautilus.lv ‘u tavsiye ederim.

Bu tip yerlerde bazen mekana yabancılaşıyorum. Yahu, sabaha kadar hoplayıp, zıplıyorsun; bağıra bağıra konuşuyorsun, sonra sabah kalkınca of anam! Ne gerek var o zaman, deli miyim ben? Hem bizimkisi dans etmek de değil. Anlamsızca hareketler bütünü. Ama dayanamıyorsun işte, içeri girince bi süre sonra girdabın içindesin. Deliler gibi:)

Buralara gidin şimdilik. Kalacak yeriniz var, karnınız tok, sırtınız pek. Sabah başınız ağrıyarak kalkacaksınız zaten. İşte o zaman size, kahve içilecek sakin yerler göstereceğim.

Barselona – 03

Geceyi biraz tepintili geçirdiğimiz için herkesin kafasında bir sorun var. Nedense kimsenin beyni, kafatasına sığmıyor. Kalktık. Duş aldık. Açız. Acilen kahvaltı yapmamız lazım ama saat 3 olmuş. Avrupa’da tuhaf bi uygulama var: Birçok yerde, belli bir saatten sonra kahvaltılık yiyecekler menüden çıkarılıyor. Tost, sandviç vs. Bunlara öğleden sonra ulaşmak zor. Yahu biz akşam yemeğini bile tostla yapan insanlarız. Ama yine kahraman resepsiyonist çocuk bize güzel bi yer tarif etti: Les Quatre GATS. Bu da kahvaltı yaptığımız yer ve menüsü. İsterseniz online menüye bakın, gidip gitmeyeceğinizi belirleyin. Amme hizmeti sunuyorum valla :)

4gats_021
Yemeklerimizi yedik. Bu akşamı sakin geçirme derdindeyiz. Haritadan nerelere gidebiliriz diye baktık. Maremagnum diye yer var. Barselona yat limanın hemen yanında. Büyük turistik bi mekan. İçinde birçok şey var. Alışveriş merkezinin eğlence versiyonunu düşünün. Buraya gitmeye karar verdik. Ama siz sakın gitmeyin. Sakin dediysek, kel alaka bi yer demedik. Eğer illa ki görcem ben derseniz gidin, ama bir çokgezen tavsiyesi olarak gitmemeniz hayrınıza olur. Kim ne derse desin!

Biz de kendi eğlencemizi yaratmaya karar verdik. Barselona sokakları sizi her an eğlendirebilecek potansiyele sahip. O yüzden bir yerde sıkıldıysanız, fazla beklemeyin. Atın kendinizi dışarı. Eğlenecek, görecek bi yer en fazla 5 dakika içinde karşınızda.